Kürtler her yerden fışkıracaklar
DEP eski milletvekili Sedat Yurtdaş’tan ilginç açıklamalar. Yurtdaş’a göre Kürtler için cin şişeden çıktı.
DEP eski milletvekili avukat Sedat Yurtdaş, “Bence açılım süreci geri dönülmez bir süreç. Kürtler için ister ‘şişeden çıkan cin’, ister ‘Pandora’nın kutusu açıldı’ deyin, buradan geri dönüş yok. Artık Kürtlerin haklarının verilmesi gerekiyor” diyor.
Vatan gazetesinden Mine Şenocaklı’ya konuşan Yurtdaş, “Kürtler geç kalınmış bir uluslaşma yaşıyorlar. Bu geç uluslaşmanın yarattığı etkiyle her fırsatta tıpkı bir volkanik fışkırma gibi her yerden fışkıracaklar. Bunu Kürtler de Türkler de herkes bir yere kaydetsin” diye konuştu.
Habur’dan gelişleri siz ‘Barışı sessiz kutlamalıydık’ diyen Mehmet Kaya’dan daha farklı değerlendiyorsunuz…
Evet. Çünkü Cumhuriyetin 80 yıldır, İzmir başta olmak üzere, bütün Türkiye’de öğrettiği şey, Türk diye bir halk yok. Dolayısıyla ben Habur’dan gelişlere ‘Diyarbakır yürüyüşü’ ya da naçizane ‘Kürtler’in silah bırakma töreni’ diyorum. Çünkü Kürtler artık bu işin silahla olmayacağını, demokratik araçlarla yapılması gerektiğini söyleyen bir noktadalar. Bu inanılmaz önemli bir şey. O gün o yürüyüşe halktan da doğal olarak katılanlar oldu. Çünkü oluşturulan bir bilinç var 80 yıldır. Yani olmayan Kürtler birden dilleriyle, sloganlarıyla, gövdeleriyle meydanlara çıktılar, yollara döküldüler ve kendilerini ifade etmeye başladılar. Halbuki 30 yıldır süren, çatışma dönemini göz önüne alırsak, ölen 40 bin insan, dağılan bir coğrafya, yüz binlerce hareket halindeki asker, tanklar, toplar, araçlar, bütün bunların hepsini düşünürseniz, kimsenin o gün o yürüyüşte burnu dahi kanamadı.
Ve o gün insanlar barışa olan özlemlerini sadece dilleriyle, renkleriyle, sloganlarıyla ifade ettiler. 7′den 77′ye, o güne kadar DTP’nin yanında, yöresinde bulunmamış insanların da katılımıyla bu özlemi, bu karşılayışı bir yürüyüşe, bir şölene, bir kutlamaya dönüştürdüler. Dolayısıyla aslında o gün Türk halkı de bir gerçekle yüzleşmenin travmasını yaşadı ve olayı şöyle algıladı: Kürt denen bir halk var, diliyle, kültürüyle ve TRT Şeş’i aşan bir noktada kendilerini ifade ediyorlar… Dolayısıyla o günün böyle bir travma yaratmasını da anlamak lazım. Çünkü o gün 80 yıllık bu bilgilendirme sürecinin boşa çıktığı bir an, bir şok yaşandı. Maalesef Türkler, bizim geleneğimizi bir şokla öğreniyorlar. Naçizane benim de bulunduğum 1991 Parlamentosu, Leyla Zana şokunu Türkiye’ye yaşatmıştı. Ama gördük ki bütün Kürtler Leyla Zana geleneğiyle yaşıyor.
-Yani?
-Kürtler dili yasaklanmış bir halk ve geç kalınmış bir uluslaşma yaşıyorlar. Bu uluslaşmanın neresindeyiz, uluslaşma tamamlandı mı, tamamlanıyor mu, bunlar belki bilim adamlarının cevap verecekleri sorular… Ama bu geç uluslaşmanın yarattığı etkiyle Kürtler her fırsatta tıpkı bir volkanik fışkırma gibi fışkıracaklar. Bunu Kürtler de Türkler de herkes bir yere kaydetsin. Yani Kürtler bu noktadan sonra kendilerini ifade etmek için buldukları her ortamı sonuna kadar değerlendirecekler. Bunu keşke yapsalar, çünkü barış dili ile yapacaklar. Barış burada çok önemli. Keşke silahı dışlayan, kendini, dilini, düşüncelerini 21. yüzyılın ihtiyaçlarıyla değişen bir ifade tarzıyla bunu yapmaya devam etseler.
-Barış dili diyorsunuz. Peki, Öcalan’ın hücresi küçüldü diye başlayan bu molotof kokteylli, havai fişekli son olayları nasıl değerlendireceğiz o zaman?
-Önce yeri küçüldü diye başladı ama biz de objektif olmaya çalışıyoruz. Kabul edelim ya da etmeyelim, Öcalan’a halkın inanılmaz bir ilgisi, yakınlığı var. Devletin hükümlü olarak gördüğü, bu yüzden de ömür boyu hapse mahkum ettiği birini Kürtlerin çoğunluğu bir lider olarak görüyor. Bazı objektif gerçekleri görelim.
-Ahmet Altan’ın da geçen gün yazdığı gibi Öcalan bir kısım Kürtler için neredeyse kutsallık mertebesine ulaşmış bir önder, ama Türklerin bir kısmı için de en ağır şekilde cezalandırılması gereken eli kanlı bir katil…
Şimdi iki kamuoyu var; bir Türk, bir de Kürt kamuoyu. Yani bir zihinde bölünmüşlük olayı var. Şu anda Türkiye’de en tehlikeli olan bölünmüşlük yaşanıyor. Bu, bugün kendisini inanılmaz bir şekilde ortaya koyuyor. Yani devletin mahkemelerde mahkum ettiği, ceza verdiği bir insan diğer tarafta lider gibi görülüyor. Bakın, bugün sayısı 3,5 milyon olarak açıklanan bir imzayla, Öcalan için ‘Liderimiz’ diyen bir halk kitlesi ve bu kitlenin bir sahiplenmesi var. Emine Ayna da izah ediyor, diyor ki “Bu sadece metrekare olayı değil”… Yani bu olayın muhatabı kim olacak? Bu olay nasıl çözülecek? Kimlerle çözülecek? Sorun burada düğümleniyor. Dolayısıyla şimdi bir ezber bozma olayıyla karşı karşıyayız. Burada halkın bir tepkisi var, ama benim kişisel düşüncem burada da çifte standart uygulamamalıyız. İster Genelkurmay cephesinden, ister Kürt gençleri açısından olaya bakarken, kafamızın içindeki ‘Benim şiddetim iyidir’ düşüncesini bir yana bırakmalıyız. ‘Hayır, karşı tarafın uyguladığı şiddet de iyi değil, ama benim şiddetim de iyi değil’ demeliyiz. Dolayısıyla şiddetten medet ummamalıyız. Ölçümüz barış olmalı, siyaset olmalı, bunun ismi konmalı ve hedefimiz gerçekten bütün halkların eşitçe, özgürce bir arada yaşayabileceği bir toplumsal sözleşmeye imza atmak olmalı.
-Tamam ama bunun için herkesin söylemlerine biraz daha dikkat etmesi gerekmiyor mu? Emine Ayna, “Açılım bitmiştir” diyor, “Taban bizim dağa çıkmamızı istiyor” diyor…
-Bence bu açılım bitmez, sürecek. Bu açılım, Türk halkının da ihtiyacı, Kürt halkının da… Bu açılım, bugün devleti yönetenlerin de, yarın yönetime aday olacakların da ihtiyacı… Çünkü toplum, her zaman ileriye bakıyor. Geçmişte yaşadıklarımızı, eğer sorunlarıyla, nedenleriyle, kökenleriyle ortaya koyup sağlıklı bir şekilde değerlendirirsek, ki ben açılım sürecini bu tür sağlıklı bir değerlendirme olarak nitelendiriyorum, özü itibariyle açılım sürecektir. Hepsinden önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti devleti, artık 20. yüzyılın araçlarıyla, yöntemleriyle, 1930′ların mantalitesiyle bu ülkeyi yönetemeyeceğini kesin olarak anlamış bulunuyor. Bunu çok önemsemek lazım.
-Peki o zaman niye bu söylemler?
-Kürtler, son 30 yılda olan çatışmalı ortam diliyle bu işin gitmeyeceğini zaten biliyorlar. Zaten biliyorlar diyorum, çünkü uzun yıllardır bu işin siyasal mecraya, demokratik mecraya, barış mecrasına çekilmesi için bir gayret içindeler. Şimdi bu gayret test ediliyor. Ben bu tıkanmaların, geçici tıkanmalar olduğu kanaatini taşıyorum. Yani bu gösterilerin de, taş atmaların da ilelebet sürmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü Kürtlerin de ihtiyacı olan şey, barış içinde demokratik bir ülke koşullarının yaratılması. Bakın, AKP’nin yaptığı açılım nasıl başladı? Burada açılım için kullanılan startlar da çok önemli. Açılım, “Kürt açılımı” diye başladı, ama hemen arkasından aldığı isimlendirmeler neler?
-Önce ‘Demokratik açılıma’ döndü…
-Evet, bu da nispeten Kürt sorununu kapsayan ama onu da aşan daha geniş bir demokratikleşmeyi içeriyor. Ama arkasından nereye geldi takıldı açılım? Milli Birlik Projesi’ne. Oysa 80 yıllık Türkiye tarihi boyunca bu halkın ‘milli birlik’ ve türevi kavramlardan inanılmaz çektiğini söylemek lazım. Bu bölgede yapılan baskıların hepsi; tutuklamalar, gözaltılar, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar, hepsi de ‘milli birlik’ çerçevesinde yapıldı. Şu anda açılımın geldiği nokta neresi? Açılım yine Milli Birlik Projesi’ne dönüştü. Dolayısıyla o projenin başladığı yer ile geldiği yer arasında büyük bir uçurum var. Yani ciddi bir geri adım var.



Yorumlar: